Deniz Acenteleri İle İlgili Güncel Bazı Meseleler

Hacı Kara
Oct 2013

          Bu çalışmada öncelikle acente ve gemi acentesi kavramı açıklandıktan sonra, acentelerle ilgili uygulamada karşılaşılan ya da tereddütlere sebep olan bazı meselelerle ilgili hukuki düzenlemeler açıklanacaktır.

I-) ACENTENİN TANIMI VE TÜRLERİ:

          Acentelik müessesesi ticari hayatın içerisinde önemli bir yere sahiptir. 01/07/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu’nu (yTTK) acenteyi: “Ticari mümessil, ticari vekil, satış memuru veya işletmenin çalışanı gibi işletmeye bağlı bir hukuki konuma sahip olmaksızın, bir sözleşmeye dayanarak, belirli bir yer veya bölge içinde sürekli olarak ticari bir işletmeyi ilgilendiren sözleşmelerde aracılık etmeyi veya bunları o tacir adına yapmayı meslek edinen kimse” olarak tanımlamakta ve taşıma, deniz ticareti, sigorta, turizm gibi alanlara ilişkin özel düzenlemeler saklı olduğunu belirtmektedir.

          Deniz ticaretinin nevi şahsına münhasır (kendine özgü) özelliği nedeniyle, acenteler farklı bir takım hükümlere tabi tutulmaktadır. Bu kapsamda deniz acenteleri İlk olarak 31/10/2005 tarihinde yürürlüğe konulan “Gemi Acenteleri Hakkında Yönetmelik” ile düzenlenmiştir. Bu yönetmelikte muhtelif tarihlerde değişiklik yapılmış ve nihayet 02/06/2011 tarihli Gemi Acenteleri Yönetmeliği ile tamamen yürürlükten kaldırılmıştır. 02/06/2011 tarihli yönetmelik de çok kısa bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, 05/03/2012 tarihli Gemi Acenteleri Yönetmeliği ile yürürlükten kaldırılmıştır.

          Yürürlükte olan 05/03/2012 tarihli Gemi Acenteleri Yönetmeliği, acentelerin yeterlik şartlarını ve hizmet esaslarını belirlemekte ve izin belgelerini düzenlemektedir. Yönetmelikte acente: “Yaptıkları anlaşmalarla gemi sahibi gerçek veya tüzel kişiler ile kaptan, işleten veya gemi kiralayanın nam ve hesabına hareket eden ve üçüncü kişi ve kuruluşlara karşı bunların haklarını koruyan, bu çerçevede yaptıkları iş ve işlemlerde kendi kusurları dışında sorumlu tutulamayan kişi veya kuruluş” şeklinde tanımlanmıştır. Bu kapsamda gerçek ya da tüzel kişiler acentelik faaliyetinde bulunabileceklerdir. Yönetmelikte ayrıca, koruyucu acentelik ve tali acentelik faaliyetlerine de yer verilmiştir.

          Yönetmeliğe göre koruyucu acente: “Gemi acentesi ile yük acentesinin farklı olduğu durumlarda temsil ettikleri kişilerin hak ve menfaatlerini birbirlerine karşı koruyan acente” ve tali acente ise: Bir acentenin kendi nam ve hesabına işlem yapmak üzere verdiği yetki dahilinde faaliyette bulunan acente”dir.

 

II-) ACENTELERLE İLGİLİ GÜNCEL BAZI MESELELER:

1-) Acentelerin Müvekkilleri İle İlgili Davaları Takip Etmesi

          Deniz ticaret hukukunda en sık karşılaşılan durum müvekkili adına (izafeten) acenteye karşı dava açılması ya da acentenin dava açmasıdır. yTTK uygulamayı ve Yargıtay kararlarını da dikkate alarak, önceki kanundan daha ayrıntılı olarak bu hususu düzenlemiştir. yTTK’ya göre: Acente, aracılıkta bulunduğu veya yaptığı sözleşmelerle ilgili her türlü ihtar, ihbar ve protesto gibi hakkı koruyan beyanları müvekkili adına yapmaya ve bunları kabule yetkilidir. Bu sözleşmelerden doğacak uyuşmazlıklardan dolayı acente, müvekkili adına dava açabileceği gibi, kendisine karşı da aynı sıfatla dava açılabilir. Yabancı tacirler adına acentelik yapanlar hakkındaki sözleşmelerde yer alan, bu hükme aykırı şartlar geçersizdir”. Yerli tacirlerin yerleşme ve iş yerleri Türkiye'de bulunduğu için, onlara karşı açılacak davalarda yetkili bir veya birden fazla mahkeme bulmak ve onları mahkemeye getirmek güçlük arzetmez. Ancak, Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan kişilere karşı açılacak davalarda, yetkili bir Türk mahkemesinin varlığı ve tespiti çoğu kere önemli bir problem oluşturabilmektedir. İşte bu maddenin öngörülme amacı yabancı tacirlere Türkiye'de dava açılması imkanını oluşturmaktır.

          Bu davalarla ilgili en önemli husus ise davada verilen kararın (ilamın) acenteye karşı uygulanıp uygulanamayacağı sorunudur. Yurtdışında yerleşik olan asil namına (izafeten) Türkiye’de acenteye dava açılması hakkı, uygulamada bir süre, alınan kararın acenteye karşı uygulanabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Bu uygulama sebebiyle acenteler, temsil ettikleri kişilerin borçlarını ödemek zorunda bırakılmıştır. Oysa, önceki TTK’da da bulunan bu hükmün amacı yabancı kişilere karşı Türkiye’de dava açılabilmesini kolaylaştırmaktır. Türkiye’de bir tebligat adresi tesis eden hükmün acente aleyhine yorumlanması doğru değildi. Zira, acente, temsilci sıfatıyla hareket ederken, asilin borcunu üstlenmez veya bu borca kefil olmaz. Gerçi bu tereddüt sonradan Yargıtay kararları ile giderilmişse de, bu konuda bir daha tereddüt yaşanmaması bakımından yTTK’da açık bir hüküm konularak, “acentelerin ad ve hesabına hareket ettikleri kişilere karşı Türkiye’de açılacak olan davalar sonucunda alınan kararlar acentelere uygulanamaz” denilmiştir. Böylece acentesi olduğu asil adına (izafeten) acente aleyhine açılan davada, alınan kararın (ilamın) acentenin malvarlığı aleyhine uygulanamayacağı, bir diğer ifadeyle karardan sorumlu kişinin acente olmadığı açıklığa kavuşturulmuştur.

2-) Acentelere Karşı Çevre Kirliliği Nedeniyle Ceza Davası Açılması

          Uygulamada son zamanlarda, gemilerin sebep olduğu deniz kirliliği nedeniyle acente yöneticileri ve yetkilileri aleyhine ceza davaları açılmaktadır. 2004 tarihli Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) çevrenin kirletilmesini yasaklayan maddeleri, 12 Ekim 2006 tarihinden beri yürürlüktedir. TCK’nın 181 ve 182. maddelerinde çevrenin “kasten” ve “taksirle” kirletilmesi fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Böylece, kişilerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakları korunmak istenmiştir. TCK’ya göre, bu suç, atık veya artıkları toprağa, suya veya havaya kasten veya taksirle verilmesiyle oluşur. Ancak, atık ve artıkların ilgili kanunlarla belirlenen teknik usullere uygun olarak doğal ortama bırakılması hâlinde, hukuka aykırı bir davranışın varlığından ve dolayısıyla bu suçun oluştuğundan söz edilemez. Kirletme dolayısıyla ceza yaptırımı uy­gulanabilmesi için, bunun çevreye zarar verecek boyutta olması gerekir. Ayrıca, atık veya artıkların izinsiz olarak ülkemize sokulması da, suç olarak tanımlanmıştır.

          Atık veya artıkların toprakta, suda veya havada kalıcı özel­lik göstermesi, halinde suç daha ağır cezayı gerektiren nite­likli hâl olarak kabul edilmektedir. Son olarak, TCK’da tanımlanan bu suçların ko­nusunu oluşturan atık veya artıkların suç konusu atık ve artıkların insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini de­ğiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olması halinde beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına ve bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunacaktır.

          Görüldüğü üzere TCK’daki suçun muhatabı kirletendir. Ancak, uygulamada idarenin ceza kararında acente belirtilmekte ve ceza kararı da acenteye tebliğ edilmektedir. Akabinde yetkililerce Savcılığa yapılan suç duyurusu üzerine acente yetkilileri hakkında ceza davası açılmaktadır. Halbuki acente yetkilileri bu fiili bizzat kendileri işlemedikleri ya da işlenmesine iştirak etmedikleri, bir diğer ifadeyle bu suçların faili olmadıkları halde acente yetkililerine dava açılmasının hukuki bir dayanağı yoktur. Geminin acentesi olmaları dışında gemilerin sebep olduğu deniz kirliliği ile başka bir ilgileri bulunmayan acentelerin, bu tür ceza davaları ile mağdur edilmeleri hukuka aykırıdır.

3-) Çevre Kirliliğine İlişkin Para Cezalarının Acenteden Tahsil Edilmesi

          Çevre kirliliğinin üç farklı hukuki sonucu bulunmaktadır. Bunlar: çevre kirliliğinin sebep olduğu zararların tazmini, çevre kirliliği nedeniyle idari para cezası uygulanması ve çevre kirliliğine dair TCK gereğince ceza uygulanmasıdır. Bunların hepsi bir olayda mevcut olabileceği gibi, bunlardan birinin gerçekleşmesi, diğer hukuki sonuçları ortadan kaldırmaz. Yani, tazminat davası açılması, idari para cezasının uygulanmasına engel olmayacağı gibi, idari para cezasının uygulanması da ceza TCK gereğince ceza davası açılmasına engel olmaz. Bunların her birinin hukuki dayanağı, unsurları ve uygulanma esasları birbirinden bağımsız ve farklıdır.

          Gemilerin sebep olduğu çevre kirliliği nedeniyle uygulanacak idari para cezaları “Çevre Kanunu” ve “Çevre Kanununa Göre Verilecek İdarî Para Cezalarında İhlalin Tespiti Ve Ceza Verilmesi İle Tahsili Hakkında Yönetmelik” hükümleri ile düzenlenmiştir. Bu hükümler gereğince uygulanacak idari para cezalarının acenteden tahsili mümkün olmadığı halde bu tutarlar son zamanlarda acentelerden talep edilmektedir. Yönetmeliğe göre, Kanunda belirtilen ihlallere neden olan gemilere verilen idarî para cezası derhâl ve defaten ödenir. Cezanın derhâl ve defaten ödenmemesi hâlinde; kirleten gemi yetkilisi, sahibi, işleteni, kiracısı, sigortacısı, acentesi veya ilgili kuruluşundan teminat göstermesi istenir. Teminat olarak, banka/katılım bankası teminat mektubu veya geminin bağlı olduğu kulüp sigortacısı tarafından düzenlenecek teminat mektubu teminat olarak kabul edilir”.

          Bu madde sadece acentenin, acentesi bulunduğu geminin kirlenmeye sebep yol açtığı hallerde kendisinden teminat göstermesi istenebileceğini ya da bizzat kendisinin teminat verebileceğini ve acentenin göstereceği teminatın kabul edilmesi gerektiğini düzenlemektedir. Bunun dışında, idari para cezasının bizzat acenteden tahsili söz konusu değildir. Kanundaki açık hükme rağmen P&I Kulüplerince verilen teminat mektuplarını kabul etmeyen, banka teminat mektubu verilmesinde ısrar eden idarenin gemiden tahsil edemediği cezaları acentelerden tahsil etmeye çalışmasının hukuki dayanağı yoktur. Bir diğer ifadeyle, kirlenmeden kaynaklanan idari para cezalarının muhatabı acente değildir.

4-) Acente Portföy Tazminatı Talep Edebilir

          yTTK’da yapılan düzenleme gereğince acente ilişkisinin sona ermesinden sonra;

  • Müvekkil, acentenin bulduğu yeni müşteriler sayesinde, sözleşme ilişkisinin sona ermesinden sonra da önemli menfaatler elde ediyorsa,
  • Acente, sözleşme ilişkisinin sona ermesinin sonucu olarak, onun tarafından işletmeye kazandırılmış müşterilerle yapılmış veya kısa bir süre içinde yapılacak olan işler dolayısıyla sözleşme ilişkisi devam etmiş olsaydı elde edeceği ücret isteme hakkını kaybediyorsa ve
  • Somut olayın özellik ve şartları değerlendirildiğinde, ödenmesi hakkaniyete uygun düşüyorsa,

acente müvekkilinden uygulamada portföy tazminatı olarak isimlendirilen bir denkleştirme tazminatı isteyebilir. Bu tazminat tutarı, acentenin son beş yıllık faaliyeti sonucu aldığı yıllık komisyon veya diğer ödemelerin ortalamasını aşamaz. Sözleşme ilişkisi daha kısa bir süre devam etmişse, faaliyetin devamı sırasındaki ortalama esas alınır. Ancak, Müvekkilin, feshi haklı gösterecek bir eylemi olmadan, sözleşmeyi acente feshetmişse veya acentenin kusuru sebebiyle sözleşme müvekkil tarafından haklı sebeplerle feshedilmişse, acente denkleştirme talep edemez.